Bir bireyin konforlu yaşamının katlanılmaz bir hale gelmesinin doğurduğu sonuçlar üzerine... Çağdaş ve yetkin bir birey olarak Adrian, tüm sorumluluklarını yerine getirmiştir; dinamik, güvenilir, saygın, işinin ehli ve enerjik biridir. Stres, sorunlar ve çatışmalarla etkili bir şekilde başa çıkarken, hem mesleki hem de özel hayatındaki işleyişi kusursuz bir biçimde sürdürme konusunda üstün bir başarı sergiler. Ancak tüm bu yetkinliğine rağmen, içinde bir şeyler katılaşmıştır. Zihni sürekli olarak bir şeyler anlatmak, tekrarlamak, planlamak, kendini savunmak ve bir sonraki talebe odaklanmakla meşguldür. Dışarıdan bakıldığında işlevselliğini korusa da, iç dünyası tükenmiştir.
Stres olarak başlayan durum, hızla derin bir kimlik krizine dönüşür. Ofiste yaşanan bir elektrik kesintisi, günlük yaşamın rutin akışının ardındaki gizli bir boyutu açığa çıkararak işleri bir anlığına sekteye uğratır. Parçalanmış bir ilişkiye dair anılar, kişinin zihninde varlığını sürdürmeye devam eder. Yaşlı annesine yaptığı bir ziyaret, onun o hummalı yaşam temposunun ardındaki duygusal temeli gözler önüne serer. Stresi güçle, üretkenliği değerlilikle ve içsel tetikte olma halini sevgiyle bir tuttuğu gerçeğini yıllarca görmezden geldikten sonra Adrian; mesleki stres, fiziksel yorgunluk, kişisel yalnızlık ve bitmek bilmeyen kontrol arzusu gibi birikmiş baskıların ağırlığına nihayet yenik düşer.
Bu hikâye, dışsal etkenler aracılığıyla başarıya ulaşmakla ilgili değildir. Bu anlatı, içsel konuşmaların yarattığı etkileri bilen okurları düşünmeye sevk edecektir. Aşırı zihinsel kurcalama, kendini aşırı zorlama, sürekli beklenti içinde olma, duygusal açıdan kendini koruma çabası ve hayatın hep bir adım önünde olma gayreti üzerinden; bireylerin kendi esenliklerini ihmal etmelerine yol açan o ince davranış kalıplarını ele alır. Peki, gerçekliğe karşı verilen mücadele zayıflamaya başladığında neler olur? İşte bu, çok daha temel bir soruyu beraberinde getirir.